29 Mayıs 2008 Perşembe

5 BEBEKLİ ve 4 GÖBEKLİNİN BULUŞMASI


(Bu resimde Berna yok! Berna nerdesin?)

Bebekliler çoğalıyor, göbekliler azalıyor..(süper tarif Jale!) Olaylar öyle hızlı gelişiyor ki, yazıları yetiştiremiyorum bile.. Bebekli ve göbeklilerin ilk buluşmasından hemen sonra ve bu yazı yazılmadan önce, göbeklilerden güzel anne adayı Serap da bebeklilerin safına katılmış bulunuyor. Ama yazının konusu 5 bebekli ve 4 göbeklinin buluşması olduğu için hemen 23 Mayıs tarihine, Tesadüf Cafe'deki hiç de tesadüfi olmayan buluşmamıza dönüyorum.

Tek tek toplanıyoruz cafede. Kimi arabayla, kimi taksiyle, kimi yürüyerek geliyor. Belli ki bebeklerle evdeki düzenimizi hepimiz oturtmuşuz ama dışarı çıkınca her şey altüst oluyor. Malum bebek/puset/ulaşım/emzirme/mama/alt değiştirme durumları evden dışarıda gerçekleşince, evden çıkmadan önce iyi bir organizasyon yapmak, bulunduğun yerde de fazla dağılmadan durumu kontrol altında tutmak gerekiyor. Pilates sonrası yediğimiz artık gelenekselleşen ayvalık ekmeğe çift kaşarlı tost ısmarlıyoruz. Ama tostlar gelene kadar kimi emziriyor, kimi mama veriyor, kimi gaz çıkarmakla uğraşıyor, kimi pışpışlıyor...Tostlar unutuluyor, yarım kalıyor.. Ayvalık ekmeğe sıkıştırılmış sohbetler etmeye çalışıyoruz. Cümleye başlıyoruz, derken bir ağlama ve emzirme..Tabii ki ne dediğimizi unutuyoruz..Sohbete yeniden başka konuyla başlıyoruz. Toplasan sonu noktayla bitebilen kaç cümle kurabiliyoruz bilmiyorum ama yine de mutlu ayrılıyoruz birbirimizden. Bebeklerimizi kendi kelimelerimizle tanıştırıyoruz, fotoğraflar çekiyoruz, tecrübelerimizi paylaşıyruz. Bu arada göbekliler de, bebekleri kucaklayarak, kendilerini bekleyen maratona hazırlanmaya çalışıyorlar.


4 Göbeliler: Melda, Berna, Sermin ve Serap




Duru, kendinden sadece 3 gün büyük olan Beyza'yla sonunda tanıştı.



Mehtap ve kızıma şimdiden göz koyan Nuh bebiş



En büyüğümüz, abimiz Mehmet Ali..(Ama annesi Berna nerede? Niye fotoğrafta yok? bir dahaki buluşmada hep seni çekeceğim Berna)


En küçüğümüz Rüzgar.. Ama hiç öyle küçük denemez bu kıza! Öyle dikkatli bakıyor ki..



Duru'nun karnı acıkmış hali..


Duru'nun karnı tok hali..

28 Mayıs 2008 Çarşamba

4 KUZEN - 4 ARKADAŞ - 4 BEBEK

Yazları Büyükada'ya babanemlerde kalmaya giderdim daha 2-3 yaşlarındayken. Babanem yemek yemem için martılarla korkuturdu beni. Terastaki masaya oturtur, "Martılar gelip yiyecek, çabuk ye yemeğini" diye diye doyururmuş karnımı. Neyse ki, çok haylaz bir çocuk değilmişim, yermişim yemeğimi. Yandaki evde oturanların da torunları gelirmiş yaz tatilinde ananelerinin yanına. Duvarın üstünden "Kadir Amca'nın torunuuuu..." diye oyun oynamaya çağırırlarmış beni. Çocukluk arkadaşlarım olan Pınar ve Yasemin'le tanışmam daha kendimi bilmediğim çağlarıma rastlıyor. Ama arkadaşlığımız kendimizi gayet iyi bildiğimiz dönemlerimizde de devam ediyor.

Ayşegül ile de ben 9 yaşımdayken Karadeniz Ereğli'den İstanbul'a taşınınca tanışıyoruz. Ailelerimizle gidip geldiğimiz misafirlik denilen toplantılarda önce oyunlar oynuyoruz. Büyüdükçe en gizli sırlarımızı paylaşıyoruz. Pınar, Yasemin, Ayşegül ve ben aslında uzaklardan bir yerlerden akraba da oluyoruz. Aileler birbirini bilince ve birlikte güzel vakit geçirince çocuklar da daha çok görüşüp kaynaşıyor; önceleri ailelerle birlikte tatillere gidiyoruz, sonraları kendi kendimize.. Tatil deyince, Abant tatilini hatırladım yine, anlatmadan geçemeyeceğim. Ailelerimizle gittiğimiz için, kızlar yani ablalar bir odada, erkekler yani kardeşlerimiz de bir odada kalıyor. Standart bir otel odasında 2 tane normal yatak olduğundan, 2 kişi için de ayrıca portatif yataklar koyuyorlar. Tabii ki rahatlığı aynı olmadığından her seferinde kura çekiyoruz aramızda,kim o yaylı, hoop diye katlanıveren yataklara düşecek diye. Şanssızlığımızdan mı yoksa Yasemin'le ben, Pınar'la Ayşegül'den daha küçük olduğumuzdan mı bilmiyorum, o yaylı yataklara hep biz düşüyoruz.
Abant tatilleri malum hep haftasonları yapılır, ve çocukların illa ki yapılacak bir sürü ödevi ve tatile götüreceği bir sürü de kitabı olur. Fakat odamız yatakla kaplı olduğundan, sohbetler de ödevler de yatakların üstünde yapılırdı ve ödevlerimi yatak ben üstündeyken katlanmadan bitireceğim diye o yatağın üstünde hiç kıpırdamadan çalışırdım. (Zaten kıpırdadıkça yatağın demirleri insanın her yerine batardı.) Ama niyeyse, elimde kitabım çalışırken birdenbire sandviç gibi katlanan yatağın arasında kalan hep ben olurdum.
Gel zaman, git zaman büyüdük. Yaş sırasına göre evlendik ve yine aynı sırayla da çocuklarımız oldu. Pınar'ın Zehra'sı, Ayşegül'ün Defne'si, Yasemin'in Sencer'i ve Gül'ün Duru'su. Şimdi de bebekli toplantılar yapıyoruz ki; onlar da daha kendilerini bilmedikleri çağda tanışsınlar ve ilerde onlara anlatılan hikayeler ile ilgili "-mış" lı cümleler kurabilsinler.


Pınar ve Zehra'sı


Ayşegül ve Defne'si


Yasemin ve Sencer'i


Gül ve Duru'su

21 Mayıs 2008 Çarşamba

DURU, ARKADAŞLARIYLA BİR BİR TANIŞIYOR...

8 Ekim 2007 tarihli "İyi ki Varsın Hamileler Kulübü" yazımda anlatmıştım hamilelik sürecimde pilatesin ve bu sayede edindiğim dostların hayatımdaki anlamını. Kocaman göbekliler olarak hep birlikte spor yapıyor, hamileliğimizden bahsediyor, dedikodu yapıyor ve birlikte yemeklere gidiyorduk. Hepimizin tek dileği sağlıklı bir şekilde bebeklerimizi kucağımıza almaktı. Doğum yapan arkadaşlarımıza da küçük hediyeler alıp ev ziyaretleri yapıyorduk ki, hem biz bebek bakımı ile ilgili bir şeyler kapalım, hem de moral desteğinde bulunalım. Ama insan her ne kadar kendini karşıdakinin yerine koyabildiğini sansa da, gerçekten ne hissettiğini anlamak mümkün değilmiş. Bunu ancak doğum yapıp eve geldikten sonra anlayabildim. Haftada 3 gün, 1.5 saat gittiğim pilates meğer ne kadar da çok hayatımı kaplıyormuş. Hayatımın en güzel mutluluklarından biri olan bebeğim, tatlı kızım Durum her daim yanımda olsa da, insan yaşıtlarını, o minik ve güzel kalabalığı ne kadar da çok özlüyormuş.

Bu yüzden 28 Mart tarihini, yani kendi doğum sonrası ziyaretimi öyle iple çekiyorum ki..Hepsi beni ve bebeği merak ederken, ben onların büyüyen göbeklerini ve yeni haberlerini merak ediyorum. Durmaksızın konuştuğumu hatırlıyorum o gün aradan geçen zamanı kapatmak istercesine. 21 günlük loğusa olmama rağmen inanılmaz enerjik hissediyorum kendimi. (O kadar çok çenem düşüyor ki, bu güzel günü kamerayla ya da fotoğrafla belgelemeyi unutuveriyorum. Neyse ki, Jale telefonuyla benim ve Duru'nun fotoğrafını çekiyor.)



Birgül, bacağındaki hamilelikten kaynaklanan problemi aşmış, yine her zamanki pozitif haliyle gülümsüyor. Serap, birdenbire büyüyüveren göbeğini okşayarak ve hafiften arkaya doğru belini bükerek dolaşıyor. Sermin, en küçük hamilemiz olarak, artık şişman mı yoksa hamile mi ikileminden sıyrılmış göbeğini gururla sergiliyor. Küçük Berna, büyüyen karnında durmaksızın tekmeleyen kızıyla konuşup onu uslandırmaya çalışıyor. Büyük Berna, en kıdemlimiz olarak (çünkü Mehmet Ali, Duru'dan 1 ay büyük) bebek bakımı ile ilgili yaşadıklarını bizimle paylaşıyor. Mehtap ve İlkay doğumları çok yaklaştığı için o gün gelemiyor ama iyi dileklerini yolluyorlar. Gökçe ise Duru'dan sadece 3 gün büyük olan Beyzası ile aynı benim gibi evde ve insana muhtaç bir halde yaşıyor. Jale ise, her zamanki gibi tatlı tatlı gülümsüyor bizlere. Kimbilir, kaçıncı defa aynı sohbetleri dinliyor. Ama hiç sıkılmıyor, ya da bize belli etmiyor. Ya da her bebek nasıl kendine özgü yaratılıyorsa, her hamile ve her anne de kendine özgü oluyor ve farklı yaşıyor bu süreçleri. Bu yüzden belki o da her defasında bambaşka heyecanlı yüzler görüyor ve hikayeler dinliyor bizlerden. Nitekim, Hamileler Kulübü 70 kişiyi aştı. 70 tane anne, 70 tane bebek, 70 yeni hamilelik ve doğum hikayesi, yani 70 yeni mucize. Ve bunlara şahitlik eden güzel Jale.

Kırkımızı çıkardıktan sonra, bu sefer de biz başlıyoruz doğum ziyaretlerine. ‘5 dakikacık nerede bulsam da uyusam’ dönemlerime rast geliyor İlkay’ın doğum ziyareti. Bu ziyarete katılamasam da, Mehtap’ın tatlı Nuhunu görmeye gidiyorum ben de kızım Duru’yla. Bir Nuh ağlıyor, bir Duru. Bir Mehtap emziriyor, bir ben. Bir Nuh’un altı değişiyor, bir Duru’nun. Araya serpiştirilmiş sohbetler ediyoruz ama kimse ne halinden ne de etrafta habire koşuşturan annelerden şikayetçi. Kiminin bebeği karnında, kimininki ise kucağında.





Ardından, Birgül’ün Rüzgar bebeğini ziyaret ediyoruz. Yanyana, konuşa konuşa, dertleşe dertleşe emziriyoruz, dertleştikçe bebeklerimizle yaşadığımız sorunların birbirinden pek de farklı olmadığını farkediyoruz ve seviniyoruz. Bu arada, bebekliler çoğaldıkça yeni annelerin konuşacak bir konusu daha oluyor. Hamileyken gururla taşıdığımız koca göbeğimizi şimdi ne yapacağımız…Yeni derdimiz 9 ayda yavaş yavaş büyüyen göbişlerin ne zaman küçüleceği. Kimimiz yeniden pilatese başlayalım, kimimiz bebeklerimizi de alalım, pusetlerle tempolu yürüyüşler yapalım diyor.


Konuşulan konular değişiyor belki ama sıcak dostluklar daimi kalıyor. Ve en güzeli de, bu dostlukların yanında, annelerin karnında bulundukları andan itibaren birlikte büyüyen bebekler ve onların günden güne büyüyen arkadaşlıkları geliyor.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

DURUKIZIN DILINDEN...


İlk dünyaya geldiğimde dünya bana geldiğim yerden çok farklı geldi. Benim geldiğim yerde bu kadar çok ışık yoktu. Karanlıkta, annemin kalp atışı sesleri, bağırsak gurultuları ve dışardan bir yerlerden gelen garip uğultuların içinde yaşıyordum. Hiç istemeden bütün dileklerimin gerçekleştiği bir yerdeydim. Karnım hep toktu, üstelik altıma yapmadığım için pişik gibi bir problemim de yoktu. Tek bir şikayetim vardı. Bulunduğum yer her geçen gün biraz daha daralıyordu. Başım hep aşağıda, ellerim kavuşmuş, bacaklarım ise bağdaş kurmuş bir şekilde uzun süre bekledim, neyi beklediğimi bile bilmeyerek..Sonra bir gün (aslında gün ne demek onu da sonra öğrendim), neyse bir an diyelim, baktım daha fazla bu şeyin içinde daha fazla bana yer yok, çıkmak istedim. Uzaklarda bir yerlerde gördüğüm ışığa doğru ilerlemek istedim uzun bir süre..Ama olmadı, neyin engel olduğunu hala bilmiyorum ama, o ışığa bir türlü yakınlaşamadım. Sonra, yine bir an, bir el beni tuttu çıkardı bacaklarımdan tutarak. Dedim ya, çok farklı geldi sizin dünyanız bana. Bir kere çok aydınlık bir yerde açtım gözlerimi ve de çok gürültülü. Meğer benim suyun içinde uğultu olarak duyduğum sesleri bu etrafımdaki adamlar ve kadınlar mı yapıyormuş dedim.

Bir süre bakındım etrafıma şaşırarak. Duyduğum o ritmik ses nereye gitmişti? Üstelik ne kadar da soğuktu. Ben yanlış yere gönderildim herhalde diye düşündüm. Bir süre öyle düşünceli baktım etrafıma. Sandım ki, beni geri koyacaklar, sonra da başka bir yere gönderecekler. O yüzden ses çıkarmadım bir süre..Baktım olmayacak, direniyorlar beni buraya alıştırmaya. Burnuma üfleyen bir şey dayadılar, küçük hortumlar soktular..Baktım vazgeçmiyorlar, ben de o zaman koyverdim yaygarayı.



Ağlamak diyorlar burda buna, çocuk doğunca ağlamazsa rahat etmiyor kimsenin içi. Ağladıkça keşfediyorum içimde genişleyen birşeyleri. Hep dışımla ilgilenmiştim bugüne kadar, özellikle de göbeğimden çıkan oyuncağımla oynamayı çok seviyordum. Meğer, bir de içim varmış, içimde de birşeyler varmış. Ağladıkça daha çok canlanıyorum ama bir yandan aklım hep o içinden çıktığım sıcaklıkta, duyduğum o güçlü, ritmik kalp atışında... Arıyorum, bağırıyorum, beni duysunlar diye. Sonunda yapıştırılıyor yüzüm o özlediğim sıcaklığa. Tutup sarılmak istiyorum, elimi çıkarıyor, dokunuyorum kısa bir süre, çok kısa bir süre..


Ama alıp yine başka sıcak bir kutunun içine koyup götürüyorlar beni. Etrafımda bir sürü göz, bir sürü ağız, bir sürü insan görüyorum. Bana çok benziyorlar sadece biraz büyükler..Tanıyorlar beni kesin, çünkü hepsi gülüyorlar. Sanki beni çoktan bekliyorlarmış gibi davranıyorlar. Kutumla bana eşlik ediyorlar, sanırım doğru yere geldim diye düşünmeye başlıyorum. Sonra, kafamı yıkıyorlar, altıma plastik birşey bağlıyorlar, bacağıma sivri birşey sokuyorlar (en çok da canımı bu yakıyor) ve giydiriyorlar.


Beni hazır ettiklerini düşünüyorlar belli ki, bu sefer de üstü açık, havalı bir kutuya koyuyorlar. Ne kadar çok yolculuk yapılıyor bu geldiğim yerde, yine nereye götürülüyorum diye düşünüyorum. Bu arada, içimde yeni birşeyler olmaya başladığını farkediyorum. Alt taraflarıma doğru bir doluluk, bir baskı hissediyorum, biraz daha yukarısı ise sanki kazınmaya başlamış gibi. Ne kadar rahatsızım, neden her şeyi istemem gerekiyor bu yerde, ne güzel herşeyim vardı benim, istediğim her şey ben sormadan oluyordu diye düşünüyorum ve o anda bu yerde istemenin tek dilini keşfediyorum. Doyasıya ağlıyorum, yine o sıcaklığa götürün beni diye..Ve sonunda yapıştırılıyorum çok ama çok sıcak, çok ama çok tanıdık bir yere. Çok ama çok ılık bir şey geçmeye başlıyor boğazımdan. Doğruca bana bakan o iki göze kilitleniyorum, hem öyle tanımıyormuş gibi, hem de öyle tanıyormuş gibi bakıyor ki bana..Yakınımdaki sesleri dinlemeye başlıyorum. Yavaş yavaş tanıdığımı farkediyorum özellikle kilitlendiğim gözlerin sahibinin sesini ve öte yanımdaki kalın sesin sahibini.. O zaman anlamaya başlıyorum doğru yere ve aslında hep olmak istediğim yere geldiğimi..Hissettiğim koku da doğruluyor, içinden çıktığım o kadının bu kadın olduğunu..Meğer, göbeğimden çıkan oyuncağıma her şeyi o yolluyormuş tam 39 haftadır. O zaman hissediyorum dünyadaki ilk duygumu yani GÜVEN DUYMAYI. Güveniyorum bu kadına, biliyorum ki beni ılık ılık besleyecek, alt tarafıma yapışan şeyleri bıkmadan temizleyecek, bana tatlı tatlı konuşacak, gözümün içine bakarak uyutacak ve en önemlisi beni karşılıksız sevecek. Güveniyorum sana güzel kokan, tatlı konuşan kadın. Ve sayende güvenmeye başlıyorum bu yeni geldiğim dünya denen yere de.

11 Mayıs 2008 Pazar

İLK ANNELER GÜNÜM


İlk anneler günüm öyle çabuk geçti ki hiçbirşey anlamadım. Son birkaç gündür süregelen rahatsızlıklarım nedense bugün zirveye ulaştı. Sabahki beslenme saatimizde başladı tansiyonum düşmeye ve midem bulanmaya. Tabii bunların yanında migrenim de geri durmadı.Emzirirken alınabilen tek ilaç olan Minoset'ten öğlene kadar 3 tane yuvarlamıştım bile..İlerleyen saatlerde keşfettim ki; geçen hafta rotavirüs aşısı olan kızımdan bana da virüs bulaşmış olmalıydı. Meğerse, aşı tarihinden sonra 3 hafta dikkat etmek gerekiyormuş özellikle de altını değiştirirken.Yetişkinleri bebekler kadar etkilememesine rağmen ishal, mide bulantısı ile birlikte 5 gün boyunca sürebiliyor ve hiçbir tedavi de uygulanamıyormuş. Bendeki durum çok hat safhada olmamasına rağmen beni halsiz düşürmeye yetti. Malum bütün gün öyle programlı yaşıyoruz ki, her iki saatte bir tekrarlanan emzirme, gaz çıkarma, alt değiştirme, yatırma, uyumuyorsa yeniden gaz çıkarma, olmadı biraz oynama, yine olmadı biraz daha emzirme gibi bir rutinimiz olduğundan bendeki en ufak bir aksaklık direk bebeğin keyfini kaçırıyor.
Öğleden sonra anneler günü ziyaretlerimize başlıyoruz. Ananemiz hasta olduğundan sadece babane ziyareti yapıyoruz bu sene. Harika bir ikindi çayı eşliğinde kutluyoruz anneler gününü ve bir önceki gün doğumgünü olan Ufuk Amcamız ve Buket Halamız'ın doğumgünlerini. Ben de ilk anneler günü hediyelerimi alıyorum. Henüz kızım kutlamak için dillenmiş değil ama yakın akraba ve arkadaşlarım bu 'yeni-küçük anne'yi ilk anneler gününde yalnız bırakmıyorlar.
Ziyaretimizi tamamladıktan sonra yürüyerek bize çok yakın olan ZUZU CAFE'ye gidiyoruz. Küçük, şirin bir mekan Zuzu Cafe. Hedef kitle çocuklu aileler, temel konsept ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte dışarı çıkıp rahatsız olmadan, kendilerini kısıtlanmış hissetmeden keyifli vakit geçirebilmeleri. Çocuklar oyun odasında öğretmenleriyle oyun oynarlarken ebeveynler rahat rahat yemek yiyorlar. Çocuklar için özel menüleri de var. Tabii ki sigara içilmiyor. Ama içen ebeveynler de ön bölümde kendilerine yer bulabiliyorlar. Kafenin sahibi Eslin Hanım misafirleri bir aile ortamı sıcaklığıyla ağırlıyor. Bu güne özel bize güzel de bir sürpriz yapıyorlar. İlk anneler günü pastamı üflüyorum ve ardından Eslin Hanım bu güzel günü polaroid fotoğraf makinasıyla belgeliyor.


Bu arada, sabahki şikayetlerim akşamüstü daha hafifliyor, ilk anneler günümü daha huzurlu bir şekilde yaşıyorum ve anlıyorum ki, aslında ben hamile olduğumu anladığım 8 Temmuz 2007'den beri bir anneyim. Çünkü o günden beri kızım içimde yaşıyor, küçük kalbi 9 aydır aynı vücutta benim kalbimle birlikte atıyor. 2 aydır da minik vücudu ve küçük ciğerleriyle kendi başına hayata tutunmaya çalışıyor. Emzirirken, ağlarken, uykuya dalarken gözümün içine bakıyor, sesime bakışlarının takibiyle cevap veriyor, ben konuşurken gülücükler fırlatıyor, yani bana çoktan 'anne' diyor ve beni her gün ödüllendiyor. Teşekkür ederim tatlı kızım..


Zuzu Cafe Bagdat Caddesi ile ilgilenenler için:
Adres: Yazmaci Tahir Sokak No:30 Bostanci
Telefon: 0.216.361 32 52
http://www.zuzucafebagdat.com/